MESAFE Yayın İlkeleri

Mesafe — Yayın İlkeleri

Manifesto

≈ 1.000 kelime · 6 dk okuma

Bir dergi kurmak, ilk bakışta göründüğünden çok daha eski bir işe girişmek gibidir özünde. Arkaik toplumlarda bir köy kurulacağı, bir tapınağın temelinin atılacağı, hatta göçebenin çadırını kuracağı, nihayetinde bir Göbeklitepe'nin taşlarının dikileceği zaman verilen emek, hep aynı umuda düşkündür. Kuracak olan önce bir sınır çizer, sonra bir merkez belirler ve oraya bir direk diker. O ana dek işlenmemiş toprak yalnızca yeryüzüdür, sınırsız, yönsüz, bu yüzden de üzerinde hayata dair bir emare olmayan uçsuz düzlem… Sınır çizildikten sonra orası bir dünya olur. Boşluktaki Kaos Kozmos'a çevrilmiştir ve kurucu özne, farkında olsun veya olmasın, başlangıçta yapılmış olan işi tekrarlamaktadır kendi döngüselliğinde.

Biz de aynı işe giriştik. Türkçenin geniş topraklarının içinde küçük bir yer tutup burası yuvamız olsun deyip, ortasına bir direk diktik ve de tutup göğün göbeği olan altın kazığa bağladık. Burası otağımız. Derginin adı da buradan, bu mesafeden gelir.

Kutsal-dışı mekân türdeştir. Her noktası ötekinin aynıdır; hiçbir yer bir başkasından ayrılmadığı için insan orada yönünü bulamaz, sadece sürüklenir durur. Yön, ancak ve ancak türdeşlik bir noktada kırıldığı anda doğar; kırılma bir ölçüt alma imkânı tanır, artık bir şeye bütünüyle yaklaştığımızı ya da ondan büsbütün uzaklaştığımızı söyleyebiliriz.

Ölçülmeyen bir şeyin içinde kaybolmaktan başka bir eylem gerçekleşemez. Tarihe yazarak not düşmek bu ölçme işinin ta kendisi sayılmalıdır.

Mesafe ölçülebilir bir nicelik olduğundan, Türkçede kullanılmasa da yenice türetebileceğimiz "mesafe biçmek" buluşuna değinmeliyiz. Biçim, biçmekten gelir. Terzi kumaşı ölçüye göre biçer, biçilmiş kaftan deriz. Hekim ölçüye göre ilaç verir, her hâlükârda ilacın da sağaltımında kökünde ölçüm biçim bulunur. Hayat, biçilen ömür ile başlar ve biter.

"Biçmek" fiilinin ikinci anlamı belli bir nesne sınıfını da içine alır; değer biçmek, paha biçmek, fiyat biçmek, rol biçmek, ömür biçmek, anlam biçmek. Hepsi, kendiliğinden verili olmayan, birinin takdiriyle belirlenen niceliklerdir. O hâlde "mesafe biçmek" aynı anda "mesafeye biçim vermek" demeye gelir. Üstelik arkasından manen değer biçmeyi sürükler. Bir esere değer biçmek, ona ne kadar uzaktan bakacağına karar vermekle başlar. Nihayetinde bir şeye "mesafe biçmek" demek, ne vazgeçmek demektir, ne de unutmak; bir başka bakışla mesafe konulanın yerini ölçerek belli etmek için yapılan eylemdir.

Bugün kültür ve sanat üzerine yazılanların büyük bölümü bu ölçüyü yitirmiştir. Övgü, nesnesine öylesine yapışmıştır ki artık onu göremez; yazı, hakkında yazdığı işin gölgesi olmakla yetinir. Bir kitabın çıkışı, bir filmin gösterime girişi, bir serginin açılışı birer olay olarak duyurulur ve duyuru, eleştirel yorumun yerine geçer. Böyle bir alanda herkes birbirini kutlar, kimse kimseye bir şey söylemez, sonunda söylenecek bir şey de kalmaz.

Buna bir de zamanın daralması eklenmiştir. Her şey kısalmakta; bir düşüncenin açılmasına, bir cümlenin iki kere okunmasına vakit tanımayan bir tempoya alıştırıldı insan. Uzun yazı bugün bir lüks sayılmaktadır, oysa kısaltılan çoğu zaman düşünme eyleminin kendisidir.

Modern insan kendini dünyevi sanır. Kutsalı hayatından çıkardığına inanır; oysa antropolojinin gösterdiği şey, kutsalın yok olmadığı, yalnızca biçim ve kılık değiştirerek varlığını sürdürdüğü yönündedir. Bir romanın içinde geçirilen saat ile, karanlık sinema salonunda bir filmin insanı içine aldığı iki saat, bir türküyü dinlerken insanın kendini bulduğu yer ve tüm bunların hepsi, insanı takvim zamanının dışına çıkaran çok eski bir işlevin bugünkü biçimidir. Okumak, modern insanın elinde hızla akan zamanından kalan sayılı çıkış kapılarından biridir. Bu yüzden "kültür ve sanat" üzerine yazmak bize basit bir iş gibi görünmemektedir.

Kültürel her şey insana dair, her şey insandan beridir. Bu yüzden sorularımızı insandan başlatmayı tercih ederiz. Bir şiirin neden belli bir geçmiş mesafede yazıldığı ile bir türkünün yüz yıl sonra hâlâ neden insana dokunduğu; felsefeye, tarihe, antropolojiye ve psikolojiye aynı anda sorulmadıkça yanıtlanamaz.

Kültür türevleri gökten indirilmez. Belli bir yerde, belli bir zamanda, belli imkânlarla ve çoğu kez belli kısıtlar altında üretilirler. Esere baktığımız kadar onu mümkün kılan koşullara da bakarız, kimin eliyle çıktı, o el neyle geçindi, neyi söyleyemedi.

Hafıza bizim için ayrı bir başlık sayılmaz, işin merkezinde durur. Arkaik insan başlangıç zamanına dönmek için ritüele başvururdu; modern insanın böyle bir dönüş yolu yoktur, elinde yalnızca metin vardır. Bu çağda ise metinler kolay kaybolur özelliktedir. Dergiler kapanır, arşivler dağılır, bir kuşağın okuduğu kitap sonrakine ulaşmaz. Durduğumuz zemini gizlemiyoruz. Bu yüzden yazmak kaybolmaya karşın bir direniş biçimidir.

Bir devletin kurulması da bir çeşit dünya kurmaktır ve Cumhuriyet, bu topraklarda girişilmiş kurucu edimlerin en büyüğüdür. Şüphesiz "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" cümlesi güzel bir söz olsun diye söylenip geçilmemiştir; bir yön tarifidir, doğrunun otoriteden değil yöntemden bekleneceğini bildiren bir izdir. Doğruluk, kutup yıldızını gözlemek gibidir ve bütün diğer yıldızları etrafına döndürecek kadar sabittir.

Harfler, okuryazarlığın bir zümrenin ayrıcalığı olmaktan çıksın diye değişmiştir. Kadınlar kürsüye, sahneye ve meclise çağrılmıştır. Dünya klasiklerinin Türkçeye kazandırılması için bir çeviri seferberliği kurulmuştur; o kitapların bir bölümü hâlâ elimizin altındadır. Bütün kurucu edimler gibi bunlar da tek seferde tamamlanmış sayılmaz; tıpkı eski ritüeller gibi devir hâlinde, her kuşakta yeniden yapılmayı beklerler.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir." sözünü net bir teşhis olarak okuyoruz. Sanat, bir toplumun kendine bakabildiği yerdir; oraya bakmaktan vazgeçen toplum yalnızca sanatsız kalmaz, kendini de göremez olur.

Yazarlarımızdan siyasi aidiyet beyanı istememekle, başka başka yerlerden bakan insanlara ve fikirlere açık olacağız. Ancak aklın, laikliğin, kadın-erkek eşitliğinin ve Türkçenin bu dergide tartışılmaz bir tabanı vardır. Bu ilkeleri çiğneyen yazıya yerimiz yoktur. Irk, inanç, cinsiyet, cinsel yönelim ya da kimlik üzerinden nefreti besleyen, insanları hedef gösteren, şiddeti güzelleyen metinler bu kapıdan girmeyecektir. Sert eleştiriler bunun dışındadır; sert eleştiri zaten gözettiğimiz bir şeydir.

İlk kez yazan da, kırk yıldır yazan da bu sayfalarda olacaktır; metne önem veririz, aradığımız bir imza değildir.

Kültür üretiminin sadece büyük şehirlere ait olduğu kanısını reddediyoruz, en uzak kırsal yerleşimden, ülkelerin taşralarına ve tezgâh başlarından, dağ yamacında çay toplayan kadınlara dek insana dair ne üretildiğini görmek istiyoruz. İnsanı bütün olarak okumak için tüm insanlığı kucaklıyoruz.

İki ayda bir çıkacağız. Devir eyleminin kendisi zamana içkin bir anlam taşır. Takvim, insanın zamana biçim vermek için bulduğu ilk şeydir ve düzenli dönen her şey, döndükçe kendini yeniler.

Söz verdiğimiz büyük bir şey yok; belirli geçmiş zamanları objektifimize almak istiyoruz. Uzun uzun bakmayı, aceleye getirmemeyi, kolay anı seçmemeyi, en doğru anda fotoğrafı çekmeyi.

Bir gerçekten etek tutup,

ilimi mürşit eyledik,

ölçüp biçip yola çıktık,

yürüdük geldik bu Dem'e…

MESAFE